Hukuk Felsefesi | Ütopya Türleri

Feodalite, MS 2-MS 15. yüzyıl Avrupası’nın sosyo- politik düzenini belirleyen sistemdir. Genellikle tarım ekonomisine bağlı, dış ticaretin olmadığı bir ekonomik düzen içinde derebeyler etrafında yapılanmış ve köylü sınıfıyla oluşan toplum yapısına sahiptir.

Dönemin başlarında güçlü devletlerin zayıflaması, derebeylik sisteminin doğmasına sebep olmuştur. İnsanlar, merkezî bir devlet otoritesini temsil eden krala değil toprak sahibi olan derebeylere bağlıdır. Derebeyler, her ne kadar krala bağlı olsalar da kral otoritesinin zayıflığı nedeniyle istediklerini yapabilme gücüne sahiptir (Görsel 3.5).

ransa, Amboise Şatosu Derebeyin gücünü temsil eden ve güvenliğini sağlayan ihtişamlı yapılar

Görsel 3.5: Fransa, Amboise Şatosu Derebeyin gücünü temsil eden ve güvenliğini sağlayan ihtişamlı yapılar

Hristiyanlığın hızla yayılmasıyla yapılan bağışların artması ve insanların dinî bağlılıklarıyla kilise giderek zenginleşmiş ve güçlenmiştir. Kilise, zamanla en güçlü otorite hâline gelmiştir. Rönesans’ta coğrafi keşiflerin artması yeni ekonomik kaynakları doğurmuş ve zamanla zenginleşme gerçekleşmiştir. Ulus kimlik bilinci ve reform hareketleri, devlet ve hukuk üzerine düşüncelerin artmasını sağlamış ve kilisenin gücü giderek azalmıştır.

Avrupa, monarşik devlet düzenine geçmiştir. Filozoflar; yönetim şekli, doğal hukuk ve egemenlik gibi konularda fikirler ortaya sürmüştür. Siyaset kapsamında devlet ve hukuk üzerine Niccolo Machiavelli ve Thomas Hobbes’un görüşleri önemlidir. Machiavelli, ulus devletini öngörür ve İtalya’nın güçlü bir prens tarafından yönetildiğinde ulusal birliğinin sağlanabileceğini ileri sürer.

Prensin mutlak güç sahibi olması gerektiğini ve bütün kurumların ona bağlı olmasının zorunlu olduğunu belirtir. Ona göre “Amaca ulaşmak için her yol mübahtır.” ve prens bu ilkeye göre devleti yönetmelidir.

17. yüzyıl devlet ve hukuk felsefesinde özelikle Hobbes’un düşünceleri öne çıkmaktadır. Hobbes’a göre devletin ortaya çıkması zorunludur. Devlet görüşünü doğal bir durum içinde insanı tanımlamasıyla başlatır. İnsanların doğal durumda eşit olduklarını, kendi istek ve amaçları doğrultusunda birbirleriyle mücadele ettiklerini belirtir.

Doğal durumda herkesin her şey üzerinde hakkı olduğunu ama menfaatlerin çatışmasıyla güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya kaldıklarını söyler. Hobbes, herkesin herkesle savaştığı bir ortamı “İnsan, insanın kurdudur.” şeklinde betimler. Can güvenliği olmadığı için insanların zorunlu olarak haklarını bir yöneticiye veya bir sınıfa devrederek yapay olan devlet sistemine geçtiklerini belirtir.

Devletin mutlak güç olduğunu söyleyen Hobbes, bu gücün kaynağını insanların aralarında yaptığı toplumsal sözleşmeye bağlar. Egemenliğin kaynağı bu sözleşmedir. Hukuk felsefesi açısından 15-17. yüzyıl felsefelerinde ütopyalarla karşılaşılır. Ütopya, hayalî bir devlettir. İdeal yönetim ve toplum, bu hayalî devlette tasarlanır. Bunlar arasında Thomas More’un “Ütopya” adlı eseri, hem bu tür eserlere isim olması hem de oluşturduğu devlet ve toplum kurgusuyla dönemin siyasal yapısını eleştirmesi bakımından önemlidir.

More, özel mülkiyetin her türlü mutsuzluğun kaynağı olduğu görüşündedir. O, eserinde ütopya ismini verdiği bir ada ülkesi tasarlar; bu ülkede özel mülkiyet yoktur. Eşitlikçi zihniyette düzenlenmiş bu adada herkes gücünün yettiği şekilde çalışır. Yöneticilerin halk tarafından seçilmesi gerektiğini belirten More, demokratik ve sosyal bir devlet önerir.

ÜTOPYA TÜRLERİ

İstenen Ütopyalar

  • Devlet (Platon)
  • El Medinetü’l Fâzıla (Fârâbî)
  • Ütopya (T. More)
İstenmeyen Ütopyalar

  • Cesur Yeni Dünya (A. Huxley)
  • 1984 (G. Orwell)

Ütopya tarzında yazılan eserler, insanlar için ideal olan anlayışları içerir. Önerilen sistemde insan değerlidir ve adalet hâkimdir. Bu eserlerin önemi, iyi bir yaşam düzeni kurulmasına düşünsel bir katkı sağlamasıdır. T. More’dan önceki dönemlerde de bu tip eserler yazılmıştır.

Platon’un “Devlet” ve Farabi’nin “El Medinetü’l Fazıla” eserleri bunlardan bazılarıdır. İnsanlar, tarih boyunca ideal yaşam alanları kurmak istemiştir. Ütopyalar, ideali isteyenle tam tersi durumu öngören anlatılar olarak zamanla ikiye ayrılmıştır.

Ters ütopya, korku ütopyası veya istenmeyen ütopya olarak isimlendirilen bu ikinci tip ütopyalar; var olan siyasal durumun daha da kötüye gideceğini anlatan toplum tasarımlarıdır.

Bu tip ütopyalar, I. Dünya Savaşı sonrası oluşan karamsar etkinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” ve G. Orwell’in “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” adlı eserleri bunlardan bazılarıdır.

Add Comment